30 Haziran 2008 Pazartesi

Samael - Reign of Light (2004)


Reign of Light adlı albümü incelemek için güzel bir dönem bence. Ne de olsa, önümüzdeki günlerde Samael'i yeniden dinleme şansına sahip olacak ülkem rocker'ları. (Afişler bile piyasada olmasına rağmen ben şüpheliyim gerçi, Samael Ağustos ve Eylül aylarında stüdyoda yeni albümün kaydıyla uğraşacağını duyurmuştu çünkü. Neyse ki resmi sitelerinde İstanbul konseri görünmekte. Bununla birlikte eylül boyunca başka konser görünmüyor.)

Bilindiği gibi Samael, özellikle Passage albümüyle birlikte önceki albümlerinde yer alan ağır ve aksak koyu black metal yapısından endüstriyel bazlı daha ritmik bir kimliğe geçiş yaptı. Bu geçiş şarkı sözlerine de yansıdı. Satanist, militarist ve okült temaların yerini yeni bir şeyler aldı... Garip bir şeyler... Tanımlaması zor bir şeyler... Yeri geldiğinde dinsel yeri geldiğinde siber gerçekler ve elbette ki yalanlar, evren, yaradılış, bilinç üstüne felsefi yaklaşımlar ve eskiden kimsenin tahmin edemeyeceği bir şekilde aşk Samael albümlerinde yeni konular olarak karşımıza çıkar oldu. Reign of Light albümünde bu gidişattan bir değişim olduğunu söylemek doğru olmaz.

Öncelikle müzikal yapıyı ele alırsak karşımızda yine aynı sert gitar tonları var. Black, gotik, vb. gruplarda genelde rastlayabileceğiniz şöyle bir durum vardır: gitar ana melodiyi verir klavye ve örneklemelerse atmosferi. Ancak bu albümde diğer Samael albümlerinde de duyduğumuz gibi klavyeler ana melodiyi vermekte. Bestelerin klavyeyle Xy tarafından yapılmış olmasından da kaynaklanan bir gerçek bu tabi. Gitarların görevi ise daha çok şarkıları sert tutmak gibi gelmiştir bana her Samael dinlediğimde. (Gitarsız Samael’in neye benzediğini de zaten Xy’nin diktatörlüğündeki diğer çalışmalarda görebilirsiniz ama bu başka bir konu).

Albümün müzikal yapısında Samael’in önceki albümlerine göre pek bir değişme yok denilebilir. Yani Samael girdiği patikayı adımlamayı sürdürüyor ancak sanki yolda yürürken iki detayı bu sefer daha az önemsemiş gibi. Özellikle Passage albümünde duyduğunuz kendini asla tekrar etmeyen özgün elektronik altyapının yerini bu sefer daha natürel tonlarda bir drum machine düzenlemesi almış. Önceden bunu hiçbir insan çalamaz diye düşünürken, bu albümle birlikte bu partisyonlar bir baterist tarafından çalınabilecek düzeye indirgenmiş diye düşünüyorsunuz. Baterinin yanı sıra kişisel olarak bu albümde kullanılan örneklemelere de ilk defa fazla özenilmediği kanaatindeyim. Daha önceki özenli seçimler yerini daha basit tonlara ve efektlere bırakmış. Sanki biraz acele edilmiş gibi. Klavye, gitar ve bas kullanımlarında değişen bir şey yok. Yeni dönem Samaelciler için sürpriz yok bu konuda ancak vokaller biraz farklı. Vorph, her albümde vokalini daha temiz hale getirmeye çalışmakta. Bu albümde de çabasına devam etmiş; ancak ben bu çabayı yersiz ve başarısız bulmaktayım. Rammstein tarzı vokal duymak istesem Rammstein dinlerim zaten. Vorph farkında değil galiba ama kendine özgü olan vokalini giderek yitirmekte.

Şarkı sözlerine baktığınızda yine aklınız karışıyor ve dürüst olmak gerekirse ben bunu severim. Mitoloji kitaplarından alınmış sayfalarca söz okumaktansa bir müzik insanının hayata farklı bakışını yansıtan sözleri incelemek, onun psikolojisinin nelere gebe olduğunu görmek daha çok ilgimi çeker. Bu albümde de Vorph yine siber uzaydan girmiş, dünyada birlik demiş, bir yerlerde hayattan kopmuş, oradan da daha karanlık düşüncelerine doğru uçmuş. (Tadını kaçırmayayım siz inceleyin bence.) Ancak nasıl olmuş da “inşallah” şarkının sözlerini yazmış bakın orayı daha çözemedim. Önceki albümde “Christianity Everywhere” diyordu Cross adlı şarkıda. Burada da İslam’a dokunma var. Din olgusundan kopamamış eski bir pagan sempatizanının gözünden bakmaya çalıştığınızda allak bullak oluyorsunuz ama bir sır vermem gerek burada: Vorph’un yaşadığı beyin fırtınalarını şiirsel bir dille şarkılarına monte etmekten inanılmaz bir tat aldığını biliyorum ve onun aldığı tat dinleyiciye de yansıyor kanımca.

Açılıştan itibaren albümde sıralanan şarkılar albüm içinde bir bütünlük gösteriyor. Bu yeterli değil diyenlere merak etmeyin derim, albümde hit diyebileceğiniz şarkılar mevcut. Açılış şarkısı Moongate hmm dedirtiyor size. Fena değil ama bu en iyisi olmasa gerek. Sonra “Inchallah” ve “High Above” adlı iki garip tematik şarkıyla ilgilenirken beklediğiniz hite ulaşıyorsunuz: albümle aynı ada sahip “Reign of Light” sözleriyle ve müzikal yapısıyla buraya kadar yazmaktan kaçındığım, aslında Samael’de genelde bir numaralı etki olan “gaza gelmek” hissini veriyor size. Vorph bu şarkıda çığlık bile atıyor çaktırmadan ve sözleri yıllar öncesinin My Saviour’u kadar iyi bence... Şarkı yalnızlığına aşık, başına buyruk anti kahraman adayları için... Daha sonraki şarkılardan On Earth yurtta barış dünyada barış hissi verirken (ein reich ein volk ein fuhrer yazılı Samael tişörtlerini görmemiş olduğumuzu varsayıyoruz burada), Oriental Dawn adlı şarkıda tam tersini hissediyorsunuz. Bir diğer şarkı olan On Earth de dünya şehirlerinden bahsediyor. Vorph onlardan bahsederken İstanbul dediğini duyamasanız da Ankara dediğini duymak mümkündür! Albümdeki en değişik şarkı olduğunu düşündüğüm As the Sun adlı şarkıyı da dikkatle dinlemenizi tavsiye ederim. En basit şarkı olmakla birlikte gitar kullanımını orijinal ve çekici buldum.

Bu kadar laftan sonra bir de sonuç yazmak gerekli tabi ki: albümde bir Rain yok tanrı bile ağlıyor insanların günahları için diyebileceğiniz. Bir Rebellion yok düzeni bir tek ben değiştirebilirim diyebileceğiniz. Bir Us yok o benim için yaratıldı ben onun için diyebileceğiniz. Ama bu albümde nota aralarında gezinen yine aynı yanar döner ruh var; yarı depresif, yarı karamsar ve çokça sorgulayan, sorular soran. Üstelik tutunabileceğiniz dalları da uzatıyor size: ister “Reign of Light”la kendi kendinizin efendisi olduğunuzu haykırın, isterseniz “Oriental Dawn”la kopacak olan fırtınanın sessizliğini değil, bizzat gürültüsünü dinleyin!

Samael’in en iyi albümü değil... Ama sapına kadar Samael... Evet yeniden devrim yapmıyorlar ama yaptıkları devrimden taviz vermeye niyetli değiller.

Novembre - Materia (2006)


1999 yılıydı ben Novembre'yle ilk tanıştığımda. O sene çıkardıkları albümün adı da Classica idi ve bu albüm beni daha ilk dinlediğimde vurmuştu. Ne güzel bir müzik yapıyorlar demiştim, albümün adı gibi bir klasik benim için bundan böyle Novembre. Öncesiyle, sonrasıyla yaptığı albümler hep benim ilgimi çeken zevkle dinleyebileceğim albümler oldu bundan sonra. İşte Materia'da aynen böyle bir albüm.

Novembre'nin beyin takımı gitar vokalde Carmelo Orlendo ve bateride Guiseppe Orlendo'dan oluşuyor. Bu iki İtalyan kardeş, grubun merkez üssünün Roma olduğunu söylüyor.

Grup 2002 yılından beri albüm yapmıyordu çeşitli plak şirketi problemleri yüzünden, sonuçta Century Media'dan Peaceville Records'a geçtiler ve Materia albümü çıktığında bu boşluk dönemini çok iyi değerlendirdiklerini gördüm. Daha önce de albüm kayıtlarına hep özen gösteren grup bu albümde de son derece başarılı. Classica albümünün kaydı için efsanevi King Diamond gitaristi Andy Larocque'ın stüdyosunda çalışmışlardı, daha önce de Dan Swano'yla albüm kaydetmişlerdi. Bu albümde de Helsinki'deki Finnvox Stüdyoları'nı kullanmışlar ve bence sonuç gerçekten mükemmel. Ben gerçekten Novembre hissiyatı için daha iyi bir ses düşünemiyorum. Baterisinden gitarına herşey dört dörtlük.

Grubu daha önce dinlememiş olanlar için yaptıkları müziği tanımlamam gerekiyor. Yer yer kulağınıza death metal yapısında gitarlar çarpacak, tempo yavaş giderken melodik bir şekilde hızlanabilecek, buna temiz vokaller eşlik edecek ve vokallerin soluk hali ona ayrı bir ruh verecek. Akustik gitarlar öyle anlarda girecek ki işte budur dedirtecek. İşte Novembre'nin müziği budur. Aslında bir kez dinlediniz mi daha sonra bilmediğiniz bir şarkısını duyduğunuzda rahatlıkla tanıyabileceğiniz bir bileşimi var grubun. Kendine özgü bir tarzı var yani. Bu tarzı oluştururken kimlerden etkilendiğini de şöyle belirtelim: Grup bahsettiğim albümsüz geçen yıllarında yakın dostlarımız diye bahsettiği iki grupla konserler verdi. Bu gruplar Katatonia ve Opeth. İlk kez dinlediğinizde kesinlikle bu iki gruptan da pek çok etki bulabiliyorsunuz Novembre'nin müziğinde.

Albümün ilk şarkısı olan Verne direk sizi etkiliyor hem de ilk rifiyle. Arpejin üstünden distorsiyonlu gitarlar ve bateri öylesine güzel bir başlangıç yapıyorlar ki albüme ve vokal bunu öyle güzel süslüyor ki daha ilk şarkıdan itibaren iyi bir albümle karşı karşıya olduğunuz anlıyorsunuz. Belki benim gibi tekrar tekrar Verne çalacak sizin odanızda da ama diğer şarkıları da es geçmeyin.

Verne'un ortasında tempo düşüyor. (Bu arada şarkı İtalyanca'ya dönüyor ve Novembre'de eleştireceğim tek yan da bu. Şarkı içinde dil değişimi benim sevdiğim birşey değil.) Şarkı bittiğinde düşük tempoyla bu sefer ikinci şarkı olan Memoria Stoica başlıyor ve siz tam bu hızla gidiyoruz evet derken, tempo bu sefer de hızlanıyor. Bu yapı genel olarak albüme yayılmış durumda ve bu tempo değişiklikleri iyi kullanılmış olduğundan albüme hoş bir dinamizm kazandırıyor.

Bir sonraki şarkı olan Reason akustik gitarlarla başlıyor ve burda birkez daha kaydın ne kadar iyi yapıldığını düşünüyorsunuz. Kesinlikle başarılı bir şarkı. Ardından gelen Aquamarine'se benim albümde en yoğun Katatonia tadı hissettiğim şarkı oldu. Vokalden sonra giren harika riflere vokalin söz söylemeden aynı rife eşlik etmesiyle çok etkili bir ruh yakalıyor Aquamarine. Albümün en etkileyici rifleri bu şarkıda ard arda geliyor. Sertleşen vokaller de apayrı bir tat. Kesinlikle harika bir çalışma.

Aquamarine bittiğinde yerini akustik üstüne yavaşça yükselen harika melodileriyle Jules'a bırakıyor. Abümde zaten kötü denebilecek bırakın şarkıyı bir rif bile yok. İlk şarkının isminin Verne olduğu hatırlanınca "Jules Verne" birleşimi insana çağrışım yapıyor ancak ben verilmek istenen mesajı henüz çözemedim. (Jules Verne'in hayalgücüyle kendine kalabalık kıldığı dünyasında yalnızlığı üstüne kurulu bir tema var demem yanlış olmayacaktır) Sözlerin yeryer İtalyanca olması da bunda etken tabi ki. Zaten melodiler o kadar avucuna alıyor ki sizi sözleri ister istemez ikinci plana atıyorsunuz.

Bir sonraki şarkı Gepetto'da yine harika riflerle dolu ve hemen her şarkıyı favori olarak gördüğüm albümde en beğendiğim şarkılardan biri oldu.

Gepetto'dan sonra başlayan Comedia'da grup en yüksek tempolu başlangıcını yapıyor. Bu şarkı yeryer Katatonia'ya benziyor ve tema olarak Dante'den ve Beatrice'ten bahsediyor. Yani İlahi Komedya'nın içindesiniz.

The Promise, klasik heavy şarkılarına yakın bir ritme sahipken ardından gelen albümle aynı adlı Materia tam bir doom şarkısı modunda gidiyor. Gitarın küçük atraksiyonları olmasa belki son derece sıradan olan bu şarkı bu numaralar sayesinde son derece özel bir hale geliyor.

Sonraki şarkı Croma yine aynı tadda son derece zevkli bir çalışma ve onun ardından gelen kapanış şarkısı Nothjingrad da kapanış için çok iyi seçilmiş bir şarkı. Grup gerçekten albüme çok emek harcamış. Şarkıların dizilişinde bile bunu görebilmek mümkün çünkü açılış ve kapanış şarkıları kadar o şarkılar arasındaki ruhsal yolculuk da bir o kadar ince ayrıntılar üstüne kurulu.

Novembre her nedense ülkemizde çok bilinen bir grup olmamasına rağmen Avrupa'da çok sevilen bir grup ve bu albümle müzikaliteleri bir adım daha yükseliyor. Bahsettiğim Katatonia ve Opeth'in yanısıra, Kreator ve Moonspell'le de baya bir turlamışlıkları var. Tahminim bundan sonraki konserlerinde yavaş yavaş headliner olmaya doğru uzanacaklardır. Çünkü onlardaki müzikal yükselişi pek çok grupta artık görmek çok zor ve bu gruplara kanımca Moonspell ve Kreator'da dahil. (malesef)

Eğer Katatonia ve Opeth tarzı müzik dinlemekten zevk alıyorsanız, Novembre'yi de başucu gruplarınızdan biri yapacağınızdan eminim. Grup hem yaptığı işe tüm potansiyeliyle eğiliyor, hem de müzisyenlik ve yaratıcılıkları on puan değerinde. Bestelere de söz yok. E o zaman daha ne olsun?

Noekk - The Water Sprite


Hemen söze girmek yeterli olcaktır: Noekk iki kişilik bir proje. Bu iki kişinin isimleri F.F Yuggoth (bateriler, baslar ve gitarlar) ve Funghus Baldachin (vokaller, klavyeler ve gitarlar). Bir şey ifade etmedi mi? Önceden kendilerine verdikleri isimler Schwadrof (Marcus) ve Helm'di desem? Evet bu iki insan atmosferin ve melankolinin, yani doomun en efsane gruplarından kabul edilen artık varolmayan Empyrium grubunun efsanevi Weiland albümünü var eden iki dehaydılar.

Bir kez olsun Empyrium dinlemiş olanların soracağı sorunun ister istemez grup Empyrium'un devamı mı olacağını çok iyi bildiğimden ilk olarak bu soruya cevap vermem gerekiyor. Grup başlarda bunu kesin olarak inkar etmişti ancak daha sonraları daha ılımlı konuşur oldular. Önceden hayır diyorlardı. Empyrium uçurum kenarında yürürken ölüme bir adım kadar yakın olduğunda kendini doğaya sunmaya hazır olmak demektir ve Empyrium, Weiland albümüyle uçurumdan aşağı atlamıştır. Nedeni hiçbir zaman açıkça ifade edilmedi, ancak bu müziğin yaratıcılarının duygusal dünyaları onları gerçekten geri dönülemez bir noktaya ulaştırmıştı. Bunu anlarsınız... Yalnızlığınıza kulak verin. Mum ışığı altında Weiland'ı dinleyin ve onun sizi nerelere taşıyabileceğini keşfedin. Melankolinin tınıları bazen hayalgücünüzü çok karanlık diyarlara sürükleyebilir... İşte bu diyarlara teslim olmak istemeyen Empyrium üyeleri, hayatla ölüm arasındaki uçuruma mükemmel bir imza atarak grubun müzikal üretimine son verdiler. İkisi de pek çok grup için çalışmalarını sürdürdülerse de Noekk albümüne kadar hiçbir albümle Empyrium müziğine yaklaşmadılar.

The Water Sprite çalmaya başladığında ise hikayeye geri dönüyorsunuz. Uçurumun kenarında durmanın korkusunun Empyrium'a malolduğunu bilen ikili aynı resmi bu sefer daha uzaktan seyretmeye karar vermiş gibi. Evet yine gün batımı, evet yine koyu yeşil ormanın içinde hüzünle akan nehirlerin sesleri, masum ruhların ağlayışlarını, insanların hayal kırıklıklarını duyumsuyorsunuz ancak bu sefer bir adım attığınızda uçurumdan aşağı yuvarlanacakmışsınız gibi değil. Daha çok evde şöminenin başında dostlarla söyleşir gibisiniz: Ben uçurum kenarından geliyorum... Düşmedim, atlamadım ama izin verin size düşmek isteğimin ne kadar çekici olduğunu anlatayım. Daha açık ifadeyle önceden yaptıkları kadar net ortaya konmuş bir melankoli değil, perde arkasından hissettirilen bir melankoliyle karşı karşıyayız bu albümde. Dolayısıyla bestelerin Empyrium kadar vurucu olmadığını söylemem gerekiyor. Etkileyici evet ama sizin hayatla bağlantınızı koparmıyor, onun yerine hayatınıza bir parantez açıyor.

Kayıtları her zaman ki gibi Markus halletmiş. Alışık olduğumuz Dark Prophecy Records'dan çıkmış olan tüm diğer albümlerin kayıtlarına bir şekilde bulaşmış olan Markus, bildiği tüm doğruları bu albüme de yansıtmış. Kullandığı stüdyo da tabiki kendi stüdyosu olan Klangschmide stüdyosu.

Albümle ilgili neleri sevdim? Öncelikle Empyrium adıyla müzik yaptıktan sonra grubu dağıtıp Empyrium geri döndü diye bir çıkış yapmamalarını takdir ettim. İsimlerini bile değiştirmelerinin altındaki sebebin ticari kaygılardan uzak durmak istemeleri ve Empyrium isminin para yaptığı gerçeğinden uzaklaşmak olduğunu düşünüyorum. Ayrıca vaktiyle grubun dağılma sebebini doğru yorumlamış olduğumu kabul edersek, yeniden ortaya çıktıkları Noekk isimli projenin temasal olarak Empyrium'a yakın olmasına rağmen, bestelerin direk aa bak bu Empyrium'dan çok, aa Empyrium'dan etkilenmişler hissi vermesi hoşuma gitti. (Grubun sitesinde etkilendikleri grup olarak Empyrium adının yazması da ilginç.) Ayrıca Weiland albümünden sonra yeniden distorsiyonlu gitar kullanmaları da bence güzel.

Peki albümle ilgili neleri sevmedim? Öncelikle bazı yerlerde duyumsadığım bir his var ki bu benim albümden kimi yerlerde haz almamı oldukça zorlaştırdı: Tam olarak Empyrium'la aynı müziği yapmamalıyız kaygısının ve korkusunun bazı şarkıları çok yavan kıldığını düşünüyorum. Bir başka üzüldüğüm nokta da çığlık vokallere hiç yer verilmemiş olması. Ben bu vokalleri seviyordum. Ayrıca Helm'in özellikle ilk şarkıda daha Rock&Roll tınılı vokaller denemesini yersiz buluyorum. Noekk'in bir özelliği olacakmış gibi görünen benim için alışıldık progresif klavye numaralarındansa hiç mi hiç haz almadım. Bir de albümde, sanki başkalaşım ararken ortaya biraz duygu eksikliği çıkmış gibi.

Sonuç olarak Empyrium seven insanların zaten dinleyecekleri bir albüm. Empyrium dinlemeyenler içinde sevilebilecek bir albüm. Ancak benim için unutulmazlar arasında yer alan bir çalışma değil, daha çok bir geçiş çalışması. Noekk yeni albümünü bu yıl içerisinde çıkartacak ve ben daha derli toplu daha ne yapmak istediğini bilen bir albüm dinleyeceğimizden eminim. Aslında Helm ve Markus ne istediklerini zaten biliyorlar: Karanlığa ait olanlar, ışıkla kutsanıp gözyaşlarıyla ıslanmanın ne olduğunu tattıklarında o tadı unutamazlar. Markus ve Helm'de bu tadı duyumsamak istiyor ama mümkünse bedel ödemeden. Şimdilik mesafeyi ayarlama sorunları var ama bir sonraki albümle yerlerini belli edip, o noktadan mükemmel manzarayı bizlere sunacaklar.

Naildown - Dreamcrusher (2007)


Günümüz Rock müziğine en çok emeği geçen ülkelerden birine gidiyoruz bir kez daha: Finlandiya'ya. Eğer şu anda Rock müziğin evi konumunda bir yer varsa burası kesinlikle Finlandiya. Rock tarihinin her döneminde, yeni müzik türlerinin ortaya çıkması iki ülkeyi karşı karşıya getirmiştir: İngiltere ve Amerika. Günümüz itibariyle artık İngiltere ve Amerika'dan çok Avrupa - Amerika ayrımı yapılıyor -ki bu bana da daha mantıklı geliyor. Avrupa'da İngiltere kalesi benim için sadece sembolik bir değer taşıyor. Finlandiya ise gerçekten ihtişamlı bir şato. (Yer yer samimiyetsizlik hissetsem de görmemezlikten geliyorum.)

Gelelim Naildown'a. Bir debut albüm kritiği daha yazmakta olduğumu sanıyordum ancak grubun resmi sitesine göre bu ikinci albüm ve bu albümden önnce, baya beğeni toplayan 2005 çıkışlı World Domination adlı bir albümleri var.

Öncelikle grubun kendi resmi sitesindeki bazı açıklamalardan bahsedelim. Tarzları için "Hybrid Metal" diye bir şey zırvalamışlar, buna kulak tıkayarak işe başlayabiliriz. Tarzlarının Opeth, In Flames ve Strapping Young Lad gruplarının bir sentezi olduğunu söylüyorlar. "Strapping Young ne?" dediğinizi duyar gibiyim çünkü bu Kanadalı grup ülkemizde pek tanınan bir grup olmamakla birlikte müzikal olarak melodik ve sert müzik yapan bir grup olduğunu söyleyebiliriz. Kuruluşu 94 olup, son dönemi In Flames çizgisine yakındır. Grubun kurucusu ise, adı her zaman gruptan daha ön plana çıkmış olan Devin Townsend'dir. (Hayır Devin Townsend'i anlatmayacağım, google sadece "free porn" yazmak için değildir, deneyebilirsiniz.) Grubun kendisini yakın bulduğu In Flames ve Strapping Young Lad saptamalarına katılıyorum ancak Opeth diyince bir dur orada diyorum. Hayır Opeth'le hiçbir ilişkisi yok. Çok zorlarsanız birşeyler bulabilirsiniz belki ama ben yanından bile geçemedim.

Grup albümün sesi için çok emek harcamış. Kayıtlar Sound Supreme Stüdyosunda, miks Hansen stüdyosunda ve mastering Finnvox stüdyosunda yapılmış.Finlandiya'dan tanıdığımız pek çok grubun masteringi bu stüdyoda tamamlanıyor, daha önceki kritik yazılarımızda da değindiğimiz gibi. Him, Nightwish, Moonsorrow gibi. Albümün kaydıyla ilgili kulağınızı rahatsız edeck herhangi bir detay bulmanız zor o yüzden. Günümüz müzik sektörü içinde, yaptığı işe özenen grupların artık kötü kayıtlarla karşımıza çıkma ihtimali neredeyse yok denecek kadar az. (Almanya hariç. Nasıl beceriyorlar bilemiyorum, bu ülkeden hala başarısız kayıtlar çıkabiliyor. Alman müzik endüstirisinin arkasında vaktiyle oraya göç etmiş Türkler'in olduğuna dair derin şüphelerim var.)

Şarkıları irdelemeden önce, Naildown'ın tarzına genel bir bakış atarsak, karşımızda melodik yapıyı yer yer kesik ve sert gitar rifleriyle süsleyen bir grup olduğunu söyleyebiliriz. Melodik death temelli ama yer yer klasik heavy modeline sadık, yer yer de thrash özellikleri gösteren bir grup. Aslına bakarsanız bir noktada şaşırdığımı söylemeliyim. O nokta şu ki, bu grubun kullandığı atraksiyonların yarısını kullanan gruplar bile tarzlarının progresif olarak adlandırılmasını tercih ediyorlar ancak Naildown bu yolu seçmemiş. Takdir ettim. Eğer Opeth gibi müzik yapıyoruz demeseler daha da takdir edecektim.

Gelelim şarkılara.

Albümde kesinlikle üstünde durulması gereken bir şarkı var. Bu albümü almasanız bile, bu şarkıyı mutlaka dinlemenizi tavsiye ediyorum. Bahsettiğim şarkı açılış şarkısı olan Dreamcrusher. Bu şarkının özel olmasının sebepleri:

1-Şarkı son derece gaz başlıyor. Bol hırıltılı bir çığlık-brütal vokal arası girişle hızlı gitar rifleri karşılıyor sizi. Ancak işin asıl ilginç kısmı, bu giriş, şarkı süresi başladıktan yaklaşık beş saniye sonra başlıyor. Yani ilk beş saniye sessizlik hüküm sürüyor. Nedenini bilemiyorum ancak eğer bu benim inanmak istediğim şekliyle albümü dinleyenler ses gelmiyor diye sesi köklesinler diye yapılmışsa gerçekten hoş bir numara.

2-Şarkının köprü kısmında ve nakaratında sizi yakalayan temiz vokaller, bence inanılmaz bir şekilde tarzın dışında.Bu vokal tekniği tam olarak Soundgarden-Pearl Jam etkili grunge günlerine götürdü beni ve ben kesinlikle melodik death kulvarında olan şarkıdaki bu vokal numarasına bayıldım.

3-Gelelim en önemli sebebe. Dreamcrusher 2 dakika 50 saniye çizgisine kadar olan haliyle de gerçekten çok iyi bir şarkı ancak bu noktada grubun yaptığı numara bu şarkıyı özellikle müzisyenlerin dinlemesi gerekli bir hale getiriyor. Zamanın 2.50'yi gösterdiği noktada, alışıldık bir geçiş numarası başlıyor. Gitar hariç tüm enstrümanlar susuyor. Ritm Gitar taramalarla süslü güzel bir rif çalarken, ikinci tekrarda aynı rif çift gitar tarafından çalınıyor. Sonuç olarak da üçüncü tekrarda biliyorsunuz ki bateri ve bas bu rife eklenecek, iki tekrar da onlar yapacak. İşte Naildown bunu yapmıyor! 3. tekrarda, alışıldık düzenlemeler yüzünden kulaklarınızın duymayı beklediği şeyi bir ölçü sarkıtarak yapıyor. Yani elinizi hoparlöre uzatıp şimdi diyorsunuz bateri girsin diye ama bu beklentiniz gerçekleşmiyor. Tam yüzünüzde eblek bir ifadeyle nasıl ya ben şimdi fake mi yedim dediğiniz anda, vokalist "Go!" diyor ve bir mezur geç olarak bateri müzikle bütünleşiyor. Şimdi, bu şarkının anlatımı böyle, ancak ne dediğimi tam olarak anlamanız için şarkıyı dinlemeniz gerekiyor. Aksaklık ve küçük sürprizler müzikal anlamda ilginizi çekiyorsa bu numarayı seveceğinizden eminim. Ben ilk dinlediğim üç dört seferde, vokal ne zaman go dese, enseme şaplak yemiş hissine kapıldım ki bunu herkese tavsiye ediyorum.

İlk şarkı biter bitmez tamam demiştim harika bir grupla karşı karşıyayım. Ancak şunu söyleyeyim, malesef ki bu şarkı kadar sürprizli ve başarılı başka şarkı albümde yok. Diğer şarkılar içinde de gerçekten çok iyi şarkılar var ama, İlk şarkı kesinlike onlardan çok ötelerde.

İkinci şarkı olan Judgement Ride, Dreamcrusher'ı iyi tamamlıyor ancak girişinde barındırdığı Stratovarius tarzı klavyeleri ben hiç ama hiç sevmedim. Bana sanki şarkıya zorla monte edilmiş gibi geldi. Bu şarkıda baterist size ilk defa göz kırpıyor ve diyor ki bakın ben tekniği çok sağlam bir adamım ve eğer istersem gerçekten çok hızlı çalabilirim diyor. Judgement Ride, kesinlikle pek çok grup için albüm kurtarabilecek bir şarkı. Vokallerin rengi benzemese de yazım tarzı, kesinlikle In flames tarzı.Fazlasıyla melodik olması bir bakımdan artısı ancak ben Dreamcrusher'a aşık olduğumdan bu şarkıyla öyle deli bir bağlantı kuramıyorum.

Üçüncü şarkı Lame, baterinin twin pedal numaralarıyla başlıyor. Bir önceki şarkıdaki mesaja devam eden baterist ben geri planda duracak adam değilim diyor. Bu noktada grubun resmi sitesine bir daha göz atarsanız, grup kadrosunun yazıldığı kısımlarda bateristin adının en üstte yazıldığını görürüsünüz. (Janne Kukarainen) Bateri grubun müziğinde lider konumda olmakla kalmamış, baterist de grup içinde lider konumuna gelmiş demek bu noktada yanlış olmayacaktır diye düşünüyorum. Üstelik bateri müzikte ön plana çıksa da, bunu saçmalıklarla yapmamış. Yani müziğin içinde armoniyi bozduğu hiçbir nokta yok ve Janne liderlik görevini başarıyla yürütüyor diyebiliriz. Lame'le ilgili bir dip not olarak, bu şarkının girişindeki vokalli kısmı birilerine dinletirken rahatlıkla bak In Flames'in yeni şarkısı diyebilirsiniz çünkü gerçekten yeni dönem In Flames'e bu sefer vokalin rengi de dahil olmak üzere herşeyiyle benziyor.

P.I.B isimli üçüncü şarkı yine baterisiyle akılda kalıyor çünkü bu sefer Janne gerçekten hız yapıyor. Thrash severler, baterist girişteki numaralarını çektikten sonra başlayan gitar rifini seveceklerdir çünkü bu rif tam olarak eski dönem Slayer rifi. Bana kalırsa bu şarkı ileride biraz saçmalıyor çünkü pek çok gereksiz numarayla tarzlar arası bir geçiş şarkısına dönüyor. Vokal performansını başarısız bulduğumu bir şarkı. Vokal fazlasıyla Children of Bodom kokuyor, beni bu rahatsız etti, sizi etmeyebilir.

Beşinci şarkı olan Silent Fall kendisinden önceki iki şarkı gibi bateri ile başlıyor. Beni bu numaralar rahatsız etmedi, sizi de rahatsız edeceğini zannetmiyorum. Kesik gitar yapısıyla Pantera'yı anımsatan bir şarkı.

Silent Fall'u takip eden Like I'd Care, adı sayesinde daha albümü ilk edindiğimde bile dikkatimi çekmişti. Konusu da hoşuma gitti. Albümün melodisi en rahat akılda kalan şarkılarından biri diyebilirim. Tarz olarak yine pek çok alana girip çıkan şarkının en yakın olduğu tarz klasik heavy metal diyebiliriz. Hatta Helloween etkisi görmek mümkün. Ancak bu tarzlar arası gidiş gelişlerin dengesi hemen hemen tüm şarkılarda belli bir düzenle ilerlediğinden, Naildown kendine ait bir ses yakalamaya yakın diyebiliriz. Yakalamış diyemiyoruz çünkü bazen işin dozunu kaçırıp işi fazla allak bullak ediyorlar.

Deep Under the Stone isimli şarkı albümün en uzun şarkısı ve enstrümantal bir şarkı. İlk dinlediğimde albümde en gereksiz ve en sıkıcı bulduğum şarkıydı. Dream Theater tarzı bir iki numarası ve benim hiç ama hiç sevmediğim klavye gösterileri var diye yorumlamıştım. (Bu şarkının lider klavye tonu, albümün geneline hakim ve her duyduğum noktada, bu grup klavye olmadan bence daha iyi olacaktır dememe yol açtı.) Daha sonra farkettim ki benim sevmediğim kısmı şarkının ilk üç dakikalık kısmı ve sonunda tekrarlanan, baştakinin aynısı rifler. Yani şarkının içeriğinde güzel şeyler de var aslında ama herşey üstüste konunca pek başarılı bir şey çıkmamış ortaya. Benim bu şarkıyı sevmememin en temel nedeninin, şarkının pek çok kısmını son derece klişe bulmam olduğunu söyleyeyim. Yani bu tip kaygısı olmayanlar, ya da çok klavyeli progresif şeyleri bugüne kadar yoğun olarak dinlememiş olanlar bu şarkıyı çok sevebilirler.

Sondan bir önceki şarkı Save Your Breath kötü olmayan ama fazla da birşey vermeyen, sanki albümde süre doldurmak için kaydedilmiş hissine kapıldığım bir şarkı.

Malesef ki son şarkı olan The New Wave'den de çok fazla tat alamadım. Nakarat kısmı çok güzel olan bir şarkı ancak, kendi içinde beni çok rahatsız eden bir sorunu var. Bu şarkıda klavyeciyi dövmek istiyorum, çünkü ne zaman müziğe bulaşsa şarkıyı resmen yavşatıyor. Sonundaki gitar solosu albümün en iyi solosu olmasına rağmen klavyenin girdiği yerlere gıcık olduğumdan, ister istemez başarısız bulduğum bir şarkı oldu. Başarısız demek için tereddüt ettiysem bile, şarkıdaki klavye solosu bu tereddütü aldı götürdü.

Son olarak bu grubu ister istemez bir süre önce kritiğini yazmış olduğum diğer bir Finlandiyalı Melodik Death grubu Kill the Romance'le kıyaslamak istiyorum. Kill the Romance albüm olarak bakıldığında çok daha muntazam bir iş çıkarmış. Akıcılık olarak da Naildown albümünden bir adım ötede. Sonuç olarak genel anlamda Kill the Romance kesinlikle Naildown'a üstün geliyor ancak, Naildown'ın Dreamcrusher isimli şarkısı Kill the Romance'in tüm şarkılarını teke tekte döver. Evet, biraz benim babam mı döver senin baban mı zihniyeti oluştuğunun farkındayım. En iyisi siz karar verin hangisi daha baba.

Açılış şarkısına 10 üzerinden 11 verdim. Albüm geneliyse 10 üzerinden 7,5 alır.