30 Haziran 2008 Pazartesi

Moonspell - Irreligious (1996)


Bazı albümlerin kendi hikayeleri vardır. Bazı grupların da. Kanımca Moonspell, üç efsane albümüyle, üç ayrı dünya sunarak bizlere, müzik tarihine (hadi biraz daha eleştirici olalım), müzik dinlemesini bilenler için müzik tarihine üç özel nokta işaretlemiştir. Sin/Pecado ve Wolfheart’ı Saffah ele aldı, onun sözlerinden okuduk müziği. Sıradaysa inançsızın, dinsizin hikayesi var. Irreligious damgalı kırmızı şeytanın hikayesi… Ya da kendi hikayemi içinde bulduğum noktalarıyla Moonspell’in Irreligious yansımaları. Okuduğunuz harf denen izler siyah olabilir ama kritik öncesi son kelam: Irreligious kırmızıdır. Harflerim siyah da olsa, siz kırmızı gözlüklerinizi takın bu yazıyı okurken.

Müzik bittiğinde ışıkları söndür. Rock müzik tarihinde önemli bir yeri vardır bu sözün. (Bakınız: The Doors) Oysa Perverse, Almost Religious introsu çalarken, yani müzik henüz başlamışken ışıklar sönüyor. Kilisede bir ilahi mi söylüyor bu sesler?Yoksa ben kutsal olanın arayışına öylesine kaptırdım ki kendimi, kutsalın manasından bu derece de uzaklaştım ve duyduğum her ego çığlığını ilahi mi sanıyorum? Tüm zamanların en iyi introsu olmayabilir, ama ardından gelen şarkıya sizi çok iyi hazırlıyor “Sapkın, nerdeyse dindar” olan. (Zamanla Moonspell’in örnekleme kullanmak konusunda nerelere geleceğine de ışık tutan bir şarkı.)

Ve albümün kıpkızıl şehvetli yüzü ilk defa bedenini bize gösteriyor: Opium. Yüzüne kırmızı peçe takmış, nargileden tüten dumanların içinde parmak uçlarında yürüyen bu dişi beden, şeytana giydirilebilecek en güzel tenle bezenmişse eğer siz de Opium’a, haşhaşın ruhuna, yani esrara merhaba dersiniz. Şuh bir kadının kahkası gibidir, daha henüz girişteki notaları hafifçe titreyen gitar. Bas ritmi ihtirastır bu şarkıda… Ve Fernando’nun sesi. Yasak olan her neyse sizi ona davet edendir. Günah ağacının elmalarını yemeye çağırmakla kalmaz, tohumlarını etrafa saçmak için de tahrik eder sizi.( It burns in me and in you)

Moonspell Opium’la çok özgün bir şeye imzah atmıştır. Neredeyse gülümseyen bir gitar melodisinin üzerine (sizi baştan çıkartmak isteyen fahişenin gülüşüdür bu) ve peşinden gelen rahatlatıcı klavye tonlarının üstüne (ve işte fahişe yavaşça dokunur size, kokusunu duymanızı ister, tenin sıcaklığını duymanızı) bas vokaller kaydederek, dinlenilmesi çok kolay bir şarkı kaydetmiştir. Şeytan detaylar da gizlidir derler, o bahsi geçen detaylar bu basit yapının altındaki detaylardır. İlk dinlediğiniz de garip, ikinci dinlediğiniz de ilginç, belki üçüncü de güzel dersiniz. Klibi izlediğinizde yazılar yazan adamın Marquies De Sade olduğunu anlarsanız eğer şarkı sizde tam olarak yerine oturacaktır. Ve Moonspell’in ait olduğu yere yolculuğunuz başlayacaktır. ( You are a strange flower, we are your strangers fruit.)

Sonra…Hafif bir soluk alma anıdır sonrası… Zira tüm şarkılar birbirine dokunarak, aralarındaki boşluklar kaldırılmış şekilde kaydedilmiştir. Ancak Awake’in girişinde arpejin üstüne uzaktan gelen sözleri dinlerken; siz, sizi baştan çıkarmış ve karşınızda çıplak olarak duran şeytana son kez bakarsınız. Az önce aranızda ne geçtiyse soluk soluğasınızdır ve Awake o anın uyanış şarkısıdır işte.

Awake’de mükemmel bir bütünlük vardır odayı dolaşan klavyenin yaylı tonlarında sesleri ve Fernando’nun bezgin vokalinde. (We are our past failing to come back)… Ve her Awake deyişiyle bu hayata küsersiniz. Uyandığınız hayatın başkasına ait olmasını istersiniz. Oysa başkası yoktur: “All of us, Visionaires with a rope around our neck.” Boynunuzdaki o ipi çıkarmak bir tercih midir?” Olabilir ama bu seçim size ait midir yoksa Tanrı’nın seçimi mi?…Sapkın… Neredeyse dindar…

Öyleyse? Artık soluk almanın önemi yoktur. Bu yüzden davulun twin hamleleriyle başlar For a taste of Eternity ve “Die!” diye seslenen Fernando’nun sesiyle. ( Bu seste birşey, Opium sonrası kırmızısına mı kavuşmuştur? Hayal mi? Belki de, ama bir parça sonsuzluğun tadına bakmak için değmez mi? )

Sert vokalleri bu şarkıda çok iyi yerlere yerleştirmiştir Fernando ve A taste of Eternity sözünü duymadan önce gitarın yaptığı küçük numaralar ilgi çekicidir ama şarkı kulaklarınıza kesinlikle “Undesired” vurgusuyla kazınacaktır. İnip çıkan şarkının son dakikasına girerken (2. dakika sonlarında) yükselişi özeldir. “Take my hand and taste … “ derken vokal, gitar bir çözümlemenin geldiği hissini uyandırır sizde. Ve şarkı yükseldiği yerden kendini uçuruma bırakırken sözler tamamlanır: “… Eternity.”

Sonsuzluğa kollarınızı açıp atladığınız boşlukta elinizi tutacak bir şeytan vardır artık: “Take my hand and find a new god!” Sonsuzluğun içinde teslimiyetimizden sonra, hikaye bizi içine almıştır artık. Çünkü şu andan itibaren aynanın diğer yüzüne geçmiş oluruz. Gotik ve atmosferik müzik için kesinlike klasik kabul edilebilecek “Ruin and Misery”’de anlatım ilk defa üçüncü tekile döner çünkü. Şarkıda biz der ama bu bahsedilen biz, kapağında Irreligious yazan kitabın sayfaları arasını kendine mesken edinenlerdir. Bu kişiler birbirine ihitiyaç duyan ama bir şekilde birbiriyle iletişim kuramayanlardır. Zaten bu iletişimsizlik onları birarada tutar aslında. “The only love between us was hate.” Nefret dolu bir aşka inanacak kadar sapkınca, yoksa? Belki de nerdeyse dindar… (İntrodaki örneklermelerin bu şarkıda yer yer göz kırpmasının sebebi boşuna değil.)

Ruin and Misery’de önemli bulduğum noktalardan bir tanesi, kilise korosu tarzı örneklemelerin ilk defa yoğun gitar rifleriyle birlikte kullanılması. Bunun pek fazla örneği yok çünkü bu tip numaralar, gitar bazlı müzik yapan grupların şarkılarına derinlik katmak için gitarın geride kullanıldığı kısımlarda başvurdukları hileler olmakla birlikte, Moonspell’in yöntemi farklı. Distorsiyonun arkasında ruhu sunuyor size. İki ayrı taraf gibi. Sert sözleri olan bir gitar ve söyleyecek sözü olmayan ama uğuldayarak yakaran bu koro vokali örneklemeleri. Albümün içine yayılmış olan dinsiz dindar, sapkın sağlıklı ikilemlerine uzanmak için bir yol daha. Ayrıca gitarın nispeten geride durduğunu da vurgulayarak, yazının başında bahsettiğim üç Moonspell albümünün arasındaki farkı söyleyeyim: İlk albüm olan Wolfheart tamamen Fernando ve Ares’in ürünüdür. Ares, grubun basçısı olmasına rağmen, Fernando’yla çalışırlarken, bateriden gitara herşeyi yapmış, hatta Fernando’nun bateri çaldığı bir dönem vokalleri yapmıştır. Wolfheart’ın arkasındaki bu iki isim, Wolfheart’ın hemen herşeyini beraber kotarmıştır. Albümde ön plana çıkan başlıca bir enstrüman yoktur bu yüzden. İkinci albüm olan Irreligious’ta işe, bestelenme süreci iki dostun birlikte müzik yapması şeklinde gelişmemiştir. Irreligious’un hazırlanma sürecinde, bu ikilinin arası ilk defa bozulmaya başlamıştır. Sonuç olarak Irreligious’ta merkez tamamen vokal ve bas üstüne kurulmuştur, onları klavye ve davul takip eder. En geride duran enstrüman ise kesinlikle gitardır. Evet sololar vardır, iyi ritmler vardır ama yine de müzikteki en zayıf nokta gitardır. Kasıtlı yapılıp yapılmadığı tartışılır ama sırf bu özelliğiyle bile incelenmesi gerekli bir albümdür. Bir sonraki albüm olan Sin/Pecado’nun gizli büyüsü de, belki biraz da gitarın, Irreligious’un tam aksine gizli liderliğe soyunmasıdır. Üstelik Sin, en sert olmayan Moonspell albümü olmasına rağmen.

Moonspell’in üç büyük hitiyle ilgili bu kıyaslamadan sonra yeniden Ruin and Misery’e dönelim. Eğer gotik rock / metal örneği olarak kabul edersek Irreligious albümünü, bu şarkı bu tarzın en bariz örneğidir. Her bir şarkı hikayenin bir paragrafıysa eğer, Moonspell’in bizleri aşk gibi duygularla sınadığı bu şarkı, hikayenin düğümden çözüme açıldığı paragrafa denk gelir. İnsanların hepsinin çiğ karakterler olarak ortaya çıkacağı tam kıvamında yazılmış bir paragrafa. (Raw models on a novel of Ruin and misery…)

Grubun nihilizmle birlikte anılmasına da sebep olmuştur Ruin&Misery ancak, nihilizmin politik yansımaları da olduğunu ele alırsak ben bu şarkıdan böyle bir anlam çıkarmamaktayım. (Ancak Moonspell’in, daha sonra Sin/Pecado albümüyle ortaya çıkacak ancak fazla ön plana geçmeyecek bir politik tavrı da vardır aslında.)

Ruin and Misery’i zehirli bir öpücük takip eder. A poisened gift, grubun vampir mitlerini kucakladığı bir ürün olarak, gotik anlayışının sanatsal bütünlükle yürüdüğü bir şarkı olarak karşımıza çıkıyor. Fazla söze gerek yok, hele ki ilk 2.30 dakika için. Albümde Wolfheart tarzına en yakın olan bu şarkı, olasıdır ki o albümin çalışmalarının yapıldığı dönemde bestelenmiştir. Öyle bile olsa 2.5 dakikadan sonra giren, riften soloya uzanan gitar yapısı bu şarkıyı çok başarılı kılmaktadır. Bu kısmın ileride tekrarlanmasıyla albüm Wolfheart temalarından uzaklaşıp yeniden “Dinsiz” le kucaklaşır. Bu şarkı son zamanlarda Irreligious albümünde en sevdiğim şarkı olmakla birlikte, özellikle sözleriyle albümün temasının dışındadır. Sanki Ruin and Misery’le göklere çıktığını sezmiş olan Moonspell, küçük bir mola verip Wolfheart’a göz kırpmıştır. Çektiği yeni filminin küçük bir sahnesine eski filmiyle ilgili bir mizansen monte eden yönetmen gibi.

Ve reklam arası çabuk biter. Çünkü sıradaki şarkı “tahrip” tir, “yıkım” dır ve Perversion hem mecazi hem gerçek anlamlı haliyle bunu çok iyi yapar. Moonspell’in daha önce hiç kullanmadığı kadar örneklemeyle kurulmuştur Perversion ve sıkı Rock kalıpları kuramlarını yıkarak, gotik anlayışın gitarsız daha farklı bir boyutunu sunar. Perversion aynı zamanda “acı dini” diye nitelenmiş yeni bir çağrıdan bahseder. Şarkının son notasında, albümün içine yer yer serpiştirilmiş çan sesi bir kez daha duyulur. Perde aralanır böylece. Üç perdelik ihtiras komedisinin ve insanlık dramının son perdesi sahnelenmeye başlar.

Kırmızı şeytanın ilk göz kırpışını hatırlıyor musunuz? Opium’la insanı baştan çıkarışını? Baştan çıkarılan eski insan, şimdi, Raven Claws’la bizzat şeytandır. (Sonsuzluğu kucaklama sonrası evrimini tamamlamıştır artık.) Opium şehvet ve arzu gibi sözcüklere de başvurarak tam bir dişi gibi tasvir edilmesine rağmen şarkı tamamen kurbanın bakışıyla sert bir erkek vokaliyle bezenmiştir. Raven Claws ise rocktan çok soul müziğe yatkın bir bayan vokale sırtını yaslar ve ruhunu şeytana teslim etmiş olanın şeytan olmakta teselli bulmasını duyarız. Kurban kadındır. (Moonspell bu şarkıda da vampir mitine dokunmaktan geri kalmaz. ) Kadını kirletir, hikayeyi geçmiş zamanlı olarak anlatır ve bunu yaparken önemsediği bir şey, tıpkı Opium’da olduğu gibi anlatımın karanlık değil neredeyse neşeli denebilecek bir melodiyle yapılmasıdır. Kırmızı göz kendisiniyle bütünleştirmek istediği her adayı zevk unsurları ve yasaklarla kendine çektiği içindir belki bu. Melodiklik ve basitlik, yasağı kabullenmeyi kolaylaştırır.

Raven Claws iyi bir şarkıdır ancak üçüncü perdeyi açmak için cılız kalmıştır. Oysa oyunun devamı bütün haliyle bu cılızlığı yok edecektir.

Şeytan’a hesap verme vakti gelmiştir ve bu hikaye tarihin başından beri vicdan muhasebeleriyle inançlar kurmuş, savaşlar yapmış insanoğlunca pek çok kez anlatılmıştır. Yine de bu anlatımlardan en iyisi Gothe’nin Faust’udur ve Moonspell, yüzleşme şarkısına bu yüzden Gothe’nin ünlü şeytanının adını verir: Mephisto. Nakarattaki “Mephistooo!” çağrısı, Moonspell tarihini en iyi vokali olmayabilir ama kesinlikle kayıtın niteliğiyle birlikte, duyulduğunda en güçlü bulunacak Moonspell vokalidir. Raven Claws’da karanlık bir hikayeyi gün ışığında dinlersiniz. Mephisto’da ise güneşin önüne kırmızı bir perde çekilmiştir ve şarkı kapanırken, o perdenin arkasından bir çift gözün size bakmakta olduğunu görürseniz. Şarkının son noktasında o gözün sahibi, kahkahalar atar. Mutluluktan eser yoktur bu kahkahada. Sadece aşağılama ve belki diplerde, gerilerde bir acı. Hesap soranın da bir zamanlar neler pahasına hesap verdiğini çağrıştıran bir acı.

Mephisto sahneden inerken, Herr Spiegelmann başlar ve solmakta olan, çürümekte olan bir ses bize dinleyeceğimiz hikayeyi takdim eder:

"Everyone consider the man in the blue jacket
As the most beautiful human being they have ever seen:
Nuns saw on him the Messiah in flesh;
Satan's adorers, the lustorous prince of darkness,
Philosophers, the supreme being
Young females, an enchanted prince
Men, an ideal reflection of themselves"


Albümün en iyi yaptlarından olduğunu düşünüyorum bu mavi ceketli yabancıyı anlatan şarkının. Peki kimdir bu yabancı? İçinde şeytanla yaşayan bir varlıktan bahsedildiği ortadadır. Hikayenin devamı kesinlikle vurucudur ve Irreligious’un gizli gücü “şehvet” üstüne kuruludur. Çünkü mavi ceketli genci görenler kısa süre sonra… Bu kısmı burada kesmek gerekir, çünkü bu şarkıda Fernando, Patrick Suskind’in Koku adlı romanından alıntı yapmıştır ve detayları orada yazmaktadır. Geçtiğimiz aylarda, bu kitabın film uyarlamasının sinemalarımızda da gezdiğini belirttikten sonra, şeytanın kokusunu alanlara Fernando’nun sadece “Look me in the eye” diye değil, şarkının finalinde “Touch me in the eye” diye seslendiğini de belirtmek gerek.


Sahne ışıkları son kez söner ve Moonspell, Full Moon Madness ile veda eder. Son üç şarkı her nekadar yapısal olarak birbirini tamamlasa da, Full Moon Madness Wolfheart’taki Alma Matter gibi bir kapanış yapmak istemiyle oluşturulmuş hissi uyandırır bende. Tiamat’la çıkılan Irreligious sonrası turnede de bu şarkı kapanış şarkısı olarak seçilmiştir. Son kısımları vokalsiz olarak gayet uzun tutulmuştur şarkının. Oyunun sonuna gelen oyuncular son kez sizi selamlayabilsinler diye ve belki gözlerinde gerçekten kırmızı bir ışık olup olmadığını sizlere gösterebilmek için.

Bu noktada yazı biter. Cd çalar müziği okumaya son verir ve size tepki verircesine hafif bir inilti vererek ben bittim der. Oysa hikayeler bitmez. Son yazısı, anlatımın sonunun geldiğini haber verir sadece, anlatılmayacak kısımların olmayacağı anlamına gelmez.

Müzik biter ve odanızın karanlığında siz gözünüzü kapattığını anda kırmızı gölgeler gezmeye başlar.

Müzik biter ve siz sapkınlık ve din arasındaki bağın varlığından şüphe edilmeyeceğine karar vermişsinizdir. Oysa müzik bitmiştir ve şüphenin olmadığı yerde dinin de, sapkınlığın da aynı şeye hitap ettiğini duymak için bir çift kulağa ihtiyacınız yoktur… Bir çift kırmızı göze? Aynaya bakmanız yeterlidir…

Kill the Romance - Take Another Life (2007)


Havalar ısınıyor, içim kıpır kıpır ve şöyle melodikliği had safhada olan ve aynı zamanda da gaz veren bir albüm olsa da dinlesem diye mi düşünüyorsunuz? O zaman kesinlikle Kill the Romance'e kulak verin diyorum. Kesinlikle kısmını vurguluyorum.

Albümün Avrupa'da çıkış tarihi 23 Mart. Grubun debut (yani ilk) albümü ve son yıllarda dinlediğim en iyi debut albümlerden biri olduğunu gönül rahatlığıyla söyleyebilirim. Burada şunu da söyleyeyim ki, 2007 yeni çıkan gruplar için oldukça başarılı bir yıl olacak gibi gözüküyor çünkü zaman içerisinde sizlerle paylaşacağım bu albüm kadar başarılı başka debut albümler de var.

Grup 2005 yılında Finlandiya'da kurulmuş. Dolayısıyla haklarında söylenebilecek çok şey yok. (Şimdilik. Eğer bu kalitede 2 albüm daha yapmayı başarır ve aşağıda bahsedeceğim bazı eksikliklerini kapatabilirlerse, bu gruptan zaman içinde büyük övgülerle bahsedeceğimizden eminim.)

Grubun resmi internet sitesine girdiğimde kesinlikle şaşırdım. Sitenin fazla amatör olmasının yanısıra, grup elemanlarının bilgileri bana kesinlikle özenilmeden hazırlanmış gibi geldi. Neden mi? Tüm grup elemanların etkilendiği gruplar olarak şu gruplar yazıyor: Metallica, Megadeth, Guns'n Roses. Tamam bu grupları dinlememiş müzik adamı olması imkansız buna sözüm yok da ; eğer ben bu adamların müziğini dinlememiş olsaydım ve direk onları sitelerinden tanısaydım kesinlikle albümlerini dinlemek için çaba sarfetmezdim çünkü etkilenim olarak bahsettikleri gruplar zaten rockın en kalbur üstü grupları olduğundan, kafamda son derece sıradan ve müzik bir kültürse eğer -ki öyle, bu kültürün derinliklerine inememiş bir grup canlandı. Yurdumun trend peşinde koşan iki gün rap, üç gün rock, olmadı ileride caz yapacak olan grupları gibi.Ancak işte sıkı bir yanılgı, çünkü Kill the Romance'in müziğinin kesinlikle resmi sitelerinin uyandırdığı öngörülerle hiç mi hiç alakası yok! Evet bu grupların adını görünce aklınıza direk yeni müzik yapmaya başlamış liseli yeniyetmelerin, garajlarda çalışma yapıp bar konserleri vermeye çalışan hali geliyor. O ruha saygılıyım tamam ama profesyonel müzik adamlarının kendilerini daha iyi tanımlaması gerekiyor. Bu yüzden grubun acilen kendilerine sağlam bir menejer ya da pazarlamayla ilgilenecek birini bulması gerek diye düşünüyorum çünkü bu kadar özensiz bir tavırla yükselmeleri, hele ki bunu Finlandiya gibi elini çarpsan Rock grubuna denk gelen bir yerde başarmaları zor görünüyor.

Peki, bu Guns'n Roses, Metallica ve Megadeth'ten esinlendiğini yazan adamlar nasıl bir müzik yapıyor? In flames'in Colony ve Clayman dönemi gitar yapısını alın, üstüne de Reroute the Remains dönemi modern etkilerden serpiştirin. Aralarda kalan boşlukları Soilwork nameleriyle doldurun. Sonuç olarak elimizde çok özgün olmayan ama kesinlikle çok iyi işleyen bir motora sahip, yer yer core etkili bir melodik death grubu var. Bu grubun tatlandırıcısını da söyleyerek tarzı hemen tam olarak ortaya koyalım: Vokaller hırıltılı, yer yer brutal olacak ama nakarat kısımları tüm şarkılarda kesinlikle temiz vokal şeklinde kaydedilecek ve evet ortaya tadından yenilmez bir şey çıkacak. Bir de takıntılı bir dinleyiciyseniz, ben illa özgün bir şey istiyorum diyorsanız, o zaman bateristin yaptığı numaralara dikkat edin derim çünkü benim çok sevdiğim bir şey yapıyor bu adam: Bir rif ikinci kez tekrarlandığında aynı şeyi çalacağım diye uğraşmaktansa, canı ne istiyorsa onu çalıyor ve işte bu nokta detaylı şekilde irdeleyerek müzik dinlemeyi sevenler için oldukça iştah açıcı oluyor. Üstüne üstlük, şarkılarda rifler arası geçişlerde genelde çeşit çeşit atraksiyonlar çıkıyor karşımıza: Hepiniz susun bir ben çalayım diyen ritm gitar, ya da atağımı patlatır sizleri sustururum diyen bateri gibi.

Tüm şarkılar kalite bakımından aynı ölçüde ve hemen hemen aynı yapıda olduğundan her bir şarkıyı detaylı olarak analiz etme bu albüm için gereksiz olur diye düşünüyorum. Kulağıma çarpan bir iki detaydan bahsedeyim sadece: Albümün açılış şarkısı I am Alive, adı kadar güçlü bir şarkı. Giriş melodisi Testament'i hatırlattı bana. Bu şarkıdaki gazlanma hissi son şarkıya kadar kaybolmayacak. Prey adlı ikinci şarkıda kesinlikle grupta en sevdiğim özelliği net olarak görüyorsunuz: Bir rif biterken hah şimdi şu başlayacak diyorsunuz ama grup sizi mutlaka şaşırtıp başka bir şey yapıyor, sonra da şaka yaptık deyip beklentinizi karşılıyor. Pek çok şarkıda bu küçük sürprizlerle karşılaşacaksınız ve bu harika düzenlemeler için gruba ayakta alkış rica ediyorum. İkinci şarkının temiz vokalli melodik nakaratlarının etkisinden kurtulmanızın tek bir yolu var. Ne mi? Üçüncü şarkı Ghost White Coma'nın harika vokalleri. Inner Cell'in giriş rifinden daha güzel bir şey mi arıyorsunuz? Şarkının ilerleyen kısımda bu rifin çift gitarla çalınmış halini dinleyin o zaman. Pulse of Negative çalmaya başladığında, ben bu rifi bir yerden tanıyorum diyeceksiniz gibime geliyor çünkü albümdeki en bariz Metallica etkisi burada. (Olurda Guns'n Roses etkisi bulan olursa tebrik ederim ben rastlayamadım.)Breath'in girişindeki gitar atraksiyonları, teknik death severlerinde hoşuna gidecek bir içeriğe sahip.

Grup şu sıralar çeşitli diyarlarda bar konserleri vermekle meşgul. Ancak sitesinde gördüğüm kadarıyla bu konserlerde eleman değişiklikleri yaşıyorlar. Umarım bu kadro değişiklikleri müziğe yansımaz çünkü ilk albümde yakaladıkları kaliteyi yitirmelerine çok üzülürüm. İnsan bazen ilk albümün bu kadar iyi olması gerçekten de o kadar avantajlı mı diye sormuyor değil.Çünkü bu adamların ikinci albümlerini başta ben olmak üzere pek çok kişi çok yüksek beklentilerle karşılayacak. Hele ki grubun özgün yanının çok ağır basmadığını bir kez daha vurgularsak, Take Another Life albümünün aynısı bir albüm yapmaları direk "kendilerini taklit ediyorlar" damgası yemelerine sebep olacaktır. Gelecek ne gösterir hep birlikte göreceğiz. Siz burada olursanız, ben burada olursam, bakarsınız ikinci albümün tanıtımını yazmak yine bana düşer. Şimdilik siz Kill the Romance'e kulak verin ve sert ile duygusal arasındaki yola köprü kuran bu adamların müziklerini dinleyin.

Melodik death seviyorsanız, ya da thrash dinlerim ben diyorsanız her iddiasına varım ki bu albüm ilk duyduğunuz anda kesinlikle sürekli dinlediğiniz bir başucu albümü halini alacak. Bu tarz müzik konusunda kuşku ya da merakınız varsa, Kill the Romance'e kesinlikle bir şans tanıyın derim, merakınız saplantıya, kuşkunuz fanatizme rahatlıkla dönebilir.

Her geçen gün hayatlarımız daha bir parayla ölçülebilir, duygularımız daha bir geri plana itilebilir hale getirildiğinden, modern toplum ve yaptırımlarına tamamen karşı bir insanım, kendi çerçevesinde romantizm sempatizanıyım... Ama illa ki romantizmin ölmesi gerekiyorsa, bırakalım da böyle ölsün. Kill the Romance, Take Another Life'la muhteşem yapıyor bu işi.

In Flames - A Sense of Purpose (2008)


Birşeylerin eksikliği... Neyle kıyaslamalıyım seni bilmiyorum ki ben? Hayır, sana haksızlık etmeyeceğim, zaten yıllardır başkasın sen, her geçen yıl başkalaşıyorsun, ama bu sefer... Bu sefer niye bu kadar rahatsız ediyor beni müziğin?

Görsel yüzün, yani kapağın yüzünden olabilir mi? Şunu vermek istemiş şu olmuş bile diyemeyeceğim kadar kötü bir kapak çalışması bu. Kim mahfetti seni böyle? Yoksa yıllardır duyduğumuz şey doğru mu? In flames, sen ciddi ciddi belli bir kitleye hitap etmek derdinde misin? Hani şu emo dediğimiz kitle? Mevzu, bahis, tartışma, imaj... Hepsi burada kilitleniyor gibi.

Amerika’yı geç keşfetmiş olan In Flames, modern olma saplantısının bir sonucu olarak... Sonucu olarak ne? Ben niye yargılayayım ki onları? Harcanan emeğin karşılığını alırlar ya da almazlar, hedefleri paradır ya da anlaşılmaktır... Bunu yargılamak bana düşer mi? Sanmıyorum. Öyleyse In Flames’e beraber bir daha kulak verelim ve ben size şarkılarla ilgili kendi nacizane görüşlerimi aktarıyım. Yargılamak ya da sevmek size kalsın. Sevecekseniz size birşeyler hissettirdiği için, sevmeyecekseniz de albümle kesişemediğiniz için olsun bu. Yok eğer bugün çevrenizde görebileceğiniz on büyük, ulu, dahi, mükemmel rockçının dokuzunun yaptığını yapmayın: Herkes tü-kaka diyor diye albüme sövmeyin ya da hayır bunlarda yumuşadı kıl oldu tüy oldu saçmalıklarına kendinizi kaptırmayın. Yok sevdiyseniz de, bu sevginizi “şimdi bana da gaysin sen, topsun, yumuşaksın derler” diye düşünerek gizlemeyin.

Bunu neden mi söylüyorum? Bu siteye yazıyor olmamla aynı sebepten. Başka yerlerde trend sözcüleri o kadar fazla ki ve boş beyinlerin sesleri o kadar gür çıkıyor ki, onlardan uzak kalıp da beni anlayan bir iki kişiye halden bahsetmek ve onların hallerini okumak hoşuma gidiyor. Ya da kısaca: Kendi çöplüğümde gezmeyi, kendi borumu öttürmeyi seviyorum.

Alevlerin arasına girelim. Beraberce. Aşağıdakilerin hepsi “bence” dir. Tek tek yazmadım, nah buradan “Bence” parantezine alıyor kutsuyorum kendilerini.

01-The Mirror’s Truth: Giriş melodisinin gitar tonu rezalet. Nakaratı çok sulu. Vıyak vıyak ağlayan şımarık bir çocuk gibi.(Albümün kapaktan sonraki en temel problemi, ağlak çocuğun hiç susmaması zaten) Melodi güzel de olsa, bateri başlarda güzel de takılsa bu şımarıklığı hazmedebilmem için kendimi çok zorlamam gerekiyor. Nerede özgürlük heykelinin tecavüzünden haşince bahseden ölüm metalcileri?

02-Disconnected: Adı Reroute the Remains’i sevenlere (ben çok severim) sempati duyduruyor, Cloud Connected çağrışımıyla. Sorun şurada: İlk şarkının nakarat melodisiyle bu şarkınınki neredeyse tamamen aynı. Hele bir de sözleri duyunca ana avrat..... “I feel like shit, at least I feel like something” nedir ya? In flames’in içinin ne kadar boşalmış olduğunu bir kez daha hissediyorum. Bak bir de “We are not even trying” diyorlar. Hak vermemek mümkün mü? Denememişsiniz bile be... Neyi mi? Denenmesi gereken her ne varsa onların tümünü... Basit bir formül üstüne kurulmuş herşey. Albümü bir kezcik dinlediğinizde formülünüz açık ve net üstelik. Sonda söylenmesi gerekeni şimdi söyleyeyim: Formülünüz yüzde yetmiş oranında başarısız olmuş.

03-Sleepless again: Her Flames fanının hmm diyeceği bir giriş. Eski dönemlere kuyruk sağlıyor grup. İlk iki şarkıda duyduğum rahatsızlığı burada hissetmiyorum. Peki o zaman bu şarkıyı albümden ayırıp başka bir albümün içine koyalım. Evet diğerleri arasında bu şarkıyı rahatça dinleyebilirim ama sırf bu şarkı içinde albümü dinleyeceğimi sanmam. El nihayet, el sözün özü: Albümde vasatın üstüne çıkan ilk şarkı. Benim A Sense of Purpose’da istediğim In Flames’i biraz zorlamayla da olsa yakalayabileceğim bir iki tutanaktan biri.

04-Alias: Ana melodiyle hiçbir yakınlık kuramıyorum. Birşeyler hissedebilsem o birşeyleri söyleyeceğim ama... Kalmamış... İki ihtimal: Ya In Flames’le ruh hali olarak farklı sularda yüzüyoruz ya da Flames hissetse de hissetmemeyi tercih eder olmuş. İşi kurtarmak için şarkının ortasına alakasızca monte edilmiş akustik nameler bile fikrimi değiştirmeye yetmiyor. Geçiniz efendim, geçiniz!

05-I am the Highway: Cloud Connected dönemi bestelenmiş de albüme konulmak için vasat bulunup ileriye saklanmış bir şarkı gibi. Bu bahsettiğim özellik yüzünden, zorlanırsa elle tutulabilir.

Sadece ilk beş şarkıyı baz aldığımızda bile grupla ilgili şu iki saptamayı yapabiliriz:1- In Flames’in teknik yanı bu albümle birlikte artık iyice geri planda. 2-Melodiklik, kastım çok kolay akılda kalan kendi içinde uyumlu yapılarla müzik yapma güdüsü, hiçbir albümünde olmadığı kadar ön planda. Melodik Death Metal mi? Melodik kısmı kocaman olup, egosuyla Death’i boğmuş.

06-Delight and Angers: En azından köprü rifini beğendim. Vasatın üstünde bir çalışma.

07-Move Through Me: Gerek vokal kullanımıyla gerekse düzenlemesiyle son zamanlarda az biraz ilgimi çekmiş bir şarkı. Solosu biraz daha uzun tutulsa, bana neredeyse Marty Friedman’i hatırlatacak.

Ha evet! Albümde In Flames’in yeniden kazandığı bir özellik şarkıları sololarla süslemek. Geneli son derece melodik, söylemem yersiz sanırım. Madem bir genelleme yaptık, buyrun bir genelleme daha: Albümün genelinde şunu hissediyorum: Sanki herşey sadece nakarat melodilerinden ibaret. Şarkıların nakaratları akılda kalıyor tamam da, bunun haricinde aklınızda neredeyse hiçbirşey kalmıyor.

08-The Chosen Pessimist: Adını salakça bulduğumu söyleyebilirim. Şarkıyı da. Ballad modunda başlayıp saldırganlaşan bir yapı Flames’e yakışır gibi geliyor insana eğer teorik olarak bunu kafanızda kurgularsanız. Kaldı ki bu sekiz dakikalık “Karamsar” tam olarak.... Geçiniz efendim, geçiniz!

Pekala bir başka detay: Grup için sertlik sadece bir aksesuar olmuş bunu zaten aralarda belirttim. Bu özellik vokale de yansımış. Aslında temiz olan vokaller yer yer renklensin diye gurtlak tınıları katılmış. Anlaşılan ben hala siyah beyaz’ı karman çorman alakasız renklere nazaran daha çok seviyorum ve... Ve tamam hadi söyleyeyim, Anders’in temiz vokallerini her zaman ezik buldum. Grup bunu biliyordu herhalde ki kanal üstüne kanal kayıtlarla bu vokali güçlendirmek için çok çabalarlardı. Oysa şimdi çığlığımsı ve brutalimsilerle bu eziklik daha bir kulağıma batıyor benim. En temel problem, Anders’in temiz vokal yaparken son heceyi bir nota yukarı çekip sesini ve vokalini daha acınası bir hale sokması. Bu tekniği seven biri varsa, ciddi ciddi kendisinden bana nedenlerini anlatmasını rica ediyorum. Anlamam mümkün değil gibi.

09-Sober and Irrelevant:Genel içerisinde öne çıkabilir bir iki şey barındırsa da... Yani? Vasat. Belki bir adımcık dışında vasatın.

Şimdi....Buraya bir sınır noktası koyalım çünkü ilk dinlediğim andan beri, albümün 10. şarkıyla başlayan bu ikinci kısmına ilk 9 şarkı haricinde daha çok sempati duymaktayım. Hayır kalite olarak çok bariz fark yok ama tüm kesidi ele aldığınızda albümün son kısımlarında ben aradığım In flames olgusuna biraz olsun yaklaşabiliyorum.

10-Condemned: Evet, yukarıda da söylediğim gibi, kabul etmek gerekir ki 15 şarkılık bu koca albümde sonlara yaklaştıkça şarkıların kaliteleri biraz daha artmakta. Condemned de buna örnek. Güzel bir giriş...Albümde tekrar tekrar dinleyebildiğim bir iki çalışmadan biri. Bunda albümün genel havasını kabullenmenin de etkisi var sanırım.

11-Drenched in Fear: Hem Condemned’in rüzgarıyla hem de bana fazlasıyla Reroute dönemini hatırlattığından bu şarkıyı da iyice diye niteleyebiliyorum.

12-March to the Shore: Yine kalburüstü denebilecek bir şarkı. Hit değil ama fena da değil.

13-Eraser: Yine diğer ikinci kısım şarkıların gazıyla kendini dinletebilen bir şarkı.

14-Tilt: Vasatın bir adım üstünde. Ancak kendisini tekrar tekrar dinlettirebilecek niteliklerden de yoksun. Evet anladınız, melodikliğin içinde kaybolmaya yüz tutmuş eski Flames çağrışımları yapan bir şarkı.

15-Abnegation: Bugüne kadar yazdığım pek çok kritikte açılış ve kapanış şarkıları üstünde çok durdum. Abnegation bir kapanış şarkısı değil. Açılışa konsaymış çok daha akıllıca olurmuş.

Diğerlerine verdim veriştirdim de, son altı şarkı için niye daha ılımlı konuştum? Son altı şarkı farklı yapıdalar da ondan mı? Hayır. Albüm bir bütün olarak belli kalıplar dışına çıkmıyor ancak bu kalıp içerisinde bu son altı şarkı In Flames’in yapmak istediği müzik modelinin en başarılı icra edildiği hali olmuş. Yani formül ancak sonlarda tutar gibi olmuş. Tekniksel derinlikten hala yoksunlar, hala melodi saplantısı ruh kazandırmıyor, dahası derinliği eziyor, ezerken de eski In Flames’i sevenleri bezdiriyor. Bu etkiler son şarkılarda biraz daha minimal kılınmış.

Peki tüm bunlar ne anlama geliyor? Şu demek oluyor, In Flames’in yeni tarzı çokça eleştiriye açık. Eski fanları artık sadece tedirgin etmiyorlar rahatsız da ediyorlar. Son şarkılar gösteriyor ki bu adamların hala iyi şeyler ortaya koyabilme ihtimali var. Hiçbir müzisyen sonsuza dek aynı formülü kullanmaz. Müzikal olarak en çok değişen gruplaran biri olan Flames’in de geleceği belirsiz ve hepimizi ters köşe edip belki de kariyerlerinin en başarılı albümlerini hala yapabilirler.Canları isterse tabi. Doğrusu bu halleriyle onları dinlemeyi benim canım pek istemiyor.

Fields of the Nephilim - Mourning Sun (2005)


Albümün kritiğini yazmadan önce yeraltının en büyük gruplarından birinin önünde saygıyla eğiliyorum. Fields of the Nephilim bunu hakediyor.

İlk önce grubu biraz irdeleyelim. Grup 80’lerin başlarında kuruldu. Karanlık olguyu paylaşan bir grup müzisyeni çevresinde topladı Carl McCoy ve önce İngiltere ardından tüm dünya seslerini duydu bu karanlık adamların 1985’deki ep’leriyle. Tarzlarını kendileri tanımlamadılar. Onlara gotik dendi ve doksanlı yıllarda grup dağılma kararını alana kadar en büyük gotik gruplarından biri olarak kabul gördüler. Dağılmalarıyla birlikte grup bir efsane halini aldı. Sisters of Mercy ve London After Midnight’la bir tutuldular, yani çağın en ünlü gotik rock gruplarıyla.

-Gotik rock hakkındaki görüşlerimi daha önceki yazılarımda fazlasıyla belirttiğimden burada detaya girmeyeceğim ama gotik rock denen tarzın özünün bayan vokalli senfonik rock gruplarıyla uzaktan yakından bir alakası olmadığını bir kez daha belirtmek isterim. Sisters’ın, London’ın ve Fields of Nephilim’in seksenli yıllardaki haline kulak verirseniz, gotik rock denen şeyin nasıl ortaya çıktığını çok rahat görürüsünüz.-

Grubun en büyük özelliği, karanlık olana ve yasak olana karşı büyük sevgisiydi. Aleister Crowley’nin düşüncelerinden etkilendiğini çok sık dile getirmekle birlikte, grubun beyni McCoy, başta şamanizm temalı olmak üzere, her tip ritüelden kendine yol çizmekteydi. Bu yüzden bir müzik grubu olmaktansa, yer altında büyüyen aykırı bir akım halini almıştı Nephilim. Ayrıca McCoy, bir Sergio Leone fanatiğiydi ve bunun Nephilim’e iki tane etkisi vardı. Müzikal olarak western temaları işlemese de grubun müziğindeki atmosferin kullanımı yer yer Morricane müziğini andırıyordu. Ayrıca grup sahneye türdeşleri gibi beyaz pudralı yüzler, püsküllü gömleklerle çıkmaktansa, pançolarla ve kovboy şapkalarıyla çıkmayı tercih ediyordu. Garip geldiğini kabul ediyorum ama McCoy’u bir kez sahnede bu halde görürseniz inanın fikriniz değişir. Tüm zamanların en kült solistlerinden biri olan bu adamın karizması, başta Tiamat olmak üzere pek çok grubun sahne anlayışına yeni bakış açıları getirmiştir. (www.fields-of-the-nephilim.com ‘da kendi gözlerinizle görebilirsiniz.) Kabul etmek gerek ki siyah paltosunu giymiş, başında şapkası ve gözünde devasa güneş gözlükleriyle sürekli görebileceğiniz bir gotik müzik sahne adamı değildir McCoy.

Grubun dağılmasıyla Fields of Nephilim karmaşık bir devreye giriyor. McCoy Nefilim ve Nephilim adıyla pekçok işe imza atıyor. Ancak Nefilim adıyla yapılan iki albüm bambaşka şeyler olarak karşımıza çıkıyor, çünkü nefilim nadiren gotik tınılar içerse de death metal yapısında gezinen, Morbid Angel’la kıyaslanan bir grup olarak başka bir kulvarda yol alıyor.

2002’de ise Fields of the Nephilim adıyla Fallen albümü çıkıyor. Şarkılar güzel olsa da nedendir bilinmez, çoğu insanı tatmin etmiyor. Synth kullanımındaki yoğunluk Fields’ın kendine yol çizmesini engelliyor gibi. Ayrıca resmen metal müzik yaptıktan sonra eski soundu yakalamaya çalışmakla çok başarılı bir iş yapıldığı söylenemez. Üstelik eski soundu yakalamak uğruna son derece eski yöntemlerle bir kayıt yapılınca ortaya çıkan şey beklendiği gibi yeni bir sıçrama yapmıyor. Şunu da söylemek gerekli, Fields ne olursa olsun Fallen albümüyle bile kimi yerlerde günümüz sözde gotik gruplarından daha derin atmosferlerle sizi kucaklamayı beceriyor. (Thirst isimli harika bir şarkı da var bu albümde ayrıca. Evereve’in eski dönemine yakın bir şarkıdır.)

Ve işte 2005 yılında sıra The Mourning Sun’a geliyor.

Önce albümün nasıl kaydedildiğinden bahsedelim. Fields of the Nephilim’in orjinal kadrosundan sadece McCoy var bu albümde. Diğer müzisyenlerin kim olduğu ise garip bir şekilde gizli tutuluyor. (Bu arada hernasılsa Fields of Nephilim adını kullanma hakkına aslında sahip değil McCoy. Hukuki bir yaptırımı olur mu bilemiyorum.) Albümün kayıt edildiği yerde aynı şekilde gizli tutuluyor. Çıktıktan bir süre sonra, tamamen izole edilmiş özel bir kafeste kaydedildiği açıklandı. Bu açıklamadan sonra ben de başarısız bir kayıt bekliyordum açıkçası ancak bir noktayı hesaba katamamışım. McCoy müzik haricinde bir grafik tasarım stüdyosu işletiyor ve kaliteli işler çıkartıyor. (Yani harcayacak parası var adamın.) Dolayısıyla kayıt için kullandığı bu kafesi nasıl donatmışsa, mükemmel bir iş çıkarmış. Nephilim tarihinin en iyi kaydıyla karşı karşıyayız çünkü.

Albüm günümüz gotik albümlerinde iğrenç dedirtecek kadar klişeleşmiş bir Gregorian vokaliyle başlıyor. Ardından yavaşça yükselen müzikte tam anlamıyla bir doygunluk hakim. Öyle ki gitar tonları, eski cızırtılı tonlarına çok yakın bir halde tutulmasına rağmen ilk defa bu kadar rahat dinlenilir geliyor. Shroud , yani ilk şarkı insana sisli bir atmosfer sunarken, Shroud’un son dakikasındaki kapanış rifi ve üstüne eklenmiş klasik gitar size değişik bir şey dinleyeceğinizi müjdeliyor ve evet gerçekten de değişik bir çalışma olan Straight to the Light başlıyor.

I will fly again sözleriyle başlayan Straight to the Light, McCoy’un son yıllarda kullandığı metal, geçmişte çok iyi dokuduğu gotik rock ve endüstriyelin harika bir bileşkesi. Eğer daha önce Fields of the Nephilim dinlediyseniz, bu şarkıyı duyunca tek söyleyeceğiniz şey işte 80’lerin müziği 2000’lere böyle taşınır. Yok eğer ilk defa dinliyorsanız grubu, muhtemelen elektronik müzik ve rock’ın böyle bir atmosfer altında sentezlenmesine hayran olursunuz. (Bu mu lan gotik, hiç keman yok, hatun vokal de yok bunda deme ihtimaliniz de var ama ben bunu duymazdan geliyorum.)

Straight to the Light’tan sonra benim işte bu dediğim bana göre albümün hiti olan şarkı geliyor: New God Dawn. Çünkü bu şarkı sanki 80’li yıllarda bestelenmiş ama henüz ortaya çıkarılmış bir Nephilim hiti ve müzikte vokalin şarkıya atmosfer kazandırması konusunda ders olarak okutulması gereken bir şarkı. Son derece basit sözlerle dünyaları anlatan McCoy’u alkışlamak lazım ayrıca: “Tonight, today…. Too late!”

New God Dawn’ı takip eden şarkı Requiem XIII dibine kadar atmosferik bir seksenler gotik rock / pop şarkısı ve harika ele alınmış çok güzel bir miksle bize sunulmuş. Bu şarkıyı her duyduğumda, Keşke Sisters of Mercy ve London After Midnight’ta böyle bir yapıya bürünebilsinler istiyorum çünkü gerçekten ruh var bu Nephilim’de.

Bir sonraki şarkı olan Xiberia yine metal etkilerinin çok sağlam şekilde monte edildiği bir şarkı olmuş. Groove etki yer yer Rob Zombie’yi andırmış. Bu gitar tonlarını death türevleri üstünde çalışırken tuturamayan McCoy, bu albümde bunu nasıl becermiş bilemiyorum ama iyi ki becermiş. Bu şarkıda atmosferden çok karanlık bir saldırganlık var. Sözlerinde bir ritüeli anlattığını belirtmek lazım –ki bu şarkının vokalleri bol efekli kaydedilmiş ve daha çok enstrüman niteliğinde kullanılarak harika bir iş yapılmış. Requiem adlı şarkıyla karanlık bir şatoda şömine karşısında sadece onun ışığı altında duvarlarda gölgelerin gezdiğini hayal edersiniz. Ancak Xabiria’yla aynı şatoyu ve kendinizi alevlere teslim etmek istersiniz.

Bir sonraki şarkı olan She benim çok hastası olmadığım bir şarkı olmakla birlikte adındaki yanılgıya düşmemek gerekiyor. Bir aşk şarkısı değil çünkü. Tarz olarak yine eskilere dönük bir şarkı ancak bana Fields of Nephilim’den çok, nispeten daha yoğun gitar sesi içermesine rağmen, Sisters of Mercy’i anımsatıyor. Ayrıca şarkı vokalin de kullanımı dahil olmak üzere baya bir Tiamat tarzını anımsatıyor.

She’de süregelen rifin uzantısı olarak Mourning Sun başlıyor. She’den temel farkı gitarların daha yoğun olarak öne çıkması. She ve Mourning Sun’ı birbiinden ayırmak çok doğru olmaz. 10 dakikalık bu şarkı She’yle de bir bütün olarak algılanırsa 17 dakikayı buluyor ve fade out olarak bitişiyle albümün sonuna geldiğiniz söylüyor.

En son olarak In the Year 2525 adlı bir şarkı dinliyoruz ve bu şarkı, baterisine kadar 80’ler tarzı bir gotik rock çalışması. Tek fark olarak seksenlerde uğraşılmadığı kadar vokallerle uğraşılmış olması. Nakaratında vokalin kattığı atmosfer yine gotik gruplarına ders olarak okutulabilir nitelikte.

Albüm kesinlikle modern gotik rockın nadide bir örneği olarak benden 10 üzerinden 10 aldı. Puanını kırmak istediğim hiçbir yer yok. Şarkıları tek tek ele alsam kesinlikle notlar inişli çıkışlı olur ama albümün bütünlüğünde hiçbiri sırıtmıyor. Endüstriyel müzik olarak da değerlendirilse, rock olarak da değerlendirilse herşey yerli yerinde kullanılmış. Girişteki intro insanı gerçekten biraz şaşırtıyor ama beklediğinizi alıyorsunuz. Gotik müzik denen yapıya yön veren insanları tanımak istiyorsanız Carl McCoy’un bu albümünü dinleyiniz. Ancak şunu da belirteyim, 80’ler gotik müziğinden bu albümde görecekleriniz beklemeyiniz. Atmosferi buna yakın olacaktır ama ne synth tonları ne de gitar tonları bu albümün yanına yaklaşamıyor. Ayrıca bu albümde her şarkıda en az üç çeşit vokalini duyyoruz McCoy’un, eski yapılarda ise genelde tek tonda bir vokal icra ederdi bu tarzın grupları.

En çok neyi merak ediyorum biliyor musunuz? Bu albümü dinleyen günümü grupları bu albüm hakkında ne düşünmüşlerdir. Bir fantazi yapmak istiyorum bu yüzden.

Fernando, kafa binbeşyüzken bu albümü cd çalarına koyar ve der ki “Oha lan bu ne? Ya biz galiba black metale kayarak bi halt ettik, herifler ne de güzel birşey yapmış. Ulan yeni albümde, Irreligious tadıyla Sin tadına geri dönebilir miyiz ki? Hem dur bi ya ben bu heriften daha iyi şarkı söylerim.”

Tiamat stüdyoda yeni kayıtla uğraşmaktadır. Dinlenirlerken bir anda bu albüm çalmaya başlar. Johan: “Lan biz böyle bir şarkı kaydettik mi? Bi dakka lan bu herif benden iyi vokal yapıyor, kovboy şapkası da mı takıyor? Ulan beni gruptan atıp bensiz albüm mü kaydediyosunuz? Ne? Fields of the Nephilim mi? Ha ben onları hiç sevmem.” (Halbuki hastasıdır.)

Adını yazmayacağım bir senfonik rock grubunun bayan vokali: “Hmm evet evet güzel gerçekten. Elektronik Rock bu değil mi? Keşke biraz gotik olsalarmış. Fields of ne? hiç duymadım ama solistleri yakışıklıymış bak.”

Oldu olacak bir de bizden:

Sin grubu mizanseni: “Emre benim bu şarkılar içime sinmedi az daha gotik yapılı bişiler yapalım.” “Yap lan yap, ne yaparsan yap, yeter ki yap, ulan bir kayıt 1 yıl sürer mi be?” “Tamam ben azcık daha vokale kasayım, biraz daha Fields dinleyeyim geliyorum.” “İyi içiyom ben görüşürüz.”